28 Ekim 2014 Salı

AHAN DA VALİDEBAĞ'INDA OLAN BİTENİ YAZIYORUM

Validebağ korusu Acıbadem Mahallesinde, Üsküdar belediyesi sınırları içinden bir yeşil alan.. Son günlerde koruya yapılmak istenen cami ile gündeme geldi.
Medyaya yansıdığı kadarıyla mahallelinin oraya cami yapılsı için bir talebi yok.. Ayrıca cami yapılmak istenen noktaya 200 m'den başlayarak 500 m uzaklığa kadar bir kaç cami var. Ama Üsküdar Belediyesi oraya ısrarla cami yapacağını söylüyor.


Cami yapılması düşünülen alan ise Validebağ korosu içerisinde değil..Mahallelinin araçlarını parkettiği ama koruya sınır bir metruk alan..



Anlaşılan mesele ne koru, ne de Cami.. Peki sorun ne?
Biz hep bir yerleri işaret eden parmağa bakarız. Tartışmanın tarafları da o parmağa bakmamızı ister zaten..
Ama aslolan parmağın nereyi işaret ettiğinin fark edilmesidir.
Bu tür el koyma işlemleri 30 Mattan bu yana tüm ülke sathında yapılıyor. Bahçesinden yol geçirilen cemaat okullarını hatırladınız mı? Evet hatırladınız.. Bunun cemaat-AKP mücadelesinin safhalarından ibaret olduğu düşünüldü ama değildi. AKP kendisine oy vermeyen cemaati hatta cemaatleri cezalandırıyordu. 


Ama iş orada kalmadı.. Peki Zeytinburnu Belediyesi tarafından duvarları yıkılmak istenen Tercüman sitelerini hatırladınız mı? Onlarca yıllık duvarlar neden yıkılmaya çalışıldı? Cevabı 2014 yılında yapılan seçimlerin sonuçları olmasın!..

Bir de Validebağ korusunun içinde bulunduğu Acıbadem mahallesindeki cumhurbaşkanlığı seçim sonucuna bakalım!..


Elbette o metruk alana el koymanın en kazançlı tarafı cami yapılacağını deklare etmek olacaktı... Oldu da.. AKP bir kez daha dini bütün parti oldu. CHP de cami düşmanı yaftasını bir kere daha yedi..

Şimdi soruyorum, rakibinizin yapmak istediğini anlamaz ve ondan daha stratejik düşünemezseniz, onu nasıl yeneceksiniz?

30 Eylül 2014 Salı

HAKİKATEN, KİMSE YOK MU?





“Fakat unutmayın ki ne onların (kurbanlarınızın) etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşacak değildir. Lâkin Ona ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvâdır, Allah saygısıdır.” (HACC SURESİ/37. AYET)

2012-KURBAN BAYRAMINDA KURBAN ETİ DAĞITIRKEN BİZZAT ŞAHİT OLDUĞUM BİR OLAYDIR.

Beş-altı katlı bir binanın önündeyim. Sağ elimde yardım kolisi ve sol elimde iletişim bilgilerinin yazılı olduğu dosya var. 7, 8, 9 ve 10 numaralı binaları buldum ama 7/A’yı bir türlü bulamıyorum. ‘Olsa olsa, 7 numaranın yakınında bir yerdedir’ diye düşünerek, 7 numaralı binadan rastgele bir zile bastım. İkinci kattaki dairenin penceresinden bir genç kız başını uzattı. Anlaşılan onların ziline basmışım. “ Kim o?” diye seslendi genç kız…

Yardım yapacağım kişinin ismini söyleyerek, “affedersiniz, bu şahıs burada mı oturuyor”, diye sordum. Bir miktar düşündü genç kız. Ardından “bu binada öyle birisi yok” dedi. “Emin misiniz” diye sordum. “Ben; kimse yok mu gönüllüsüyüm. Onlara kurban eti teslim edeceğim.” Bu sırada pencereye birisi daha geldi. Onunla kısa bir görüşme yaptıktan sonra, kendinden emin bir şekilde “hayır, burada böyle birisi yok “dedi. Bu arada ben bakışlarımla sağı solu taramaya devam ediyordum.

Binanın giriş kapısının yanındaki pencerede bir kımıltı hissettim. Bir insan siluetinin pencereye ulaşmaya çalıştığını fark ettim. Bir hayli zaman sonra tül aralandı. Saçına ak düşmüş, 50’li yaşlarda bir kadın pencereyi açtı. İhtiyaç sahibinin ismini bir de ona sordum. “Evet, burada yaşıyor” dedi. “ benim eşim olur.”

Gayr-i ihtiyari başımı yukarıdaki genç kıza çevirdim. Mahcup olmuştu. “Haberim yoktu” dedi bana. Doğrusu sarsılmadım değil… Aynı binada oturduğumuz hem de ihtiyaç sahibi bir insanı bilmez ve tanımaz hale mi gelmiştik?
Kapının açılması için beklemeye başladım. Otomatik de yoktu herhalde. Kapıyı açmaya gelen kadın yürüme güçlüğü çekiyordu. Çok dikkatle bakamadım ama sanırım sol ayağını sürüyerek yürüyordu. Ana giriş kapısına kadar geldi ve kapıyı açtı. Kendimi tanıttım. “Hoş geldiniz. Buyurun içeri gelin“ dedi. Kolileri genellikle kapıdan teslim ediyordum ama açık duran kapıdan içeri baktıktan sonra, onunla biraz dertleşmeyi ve hakkında biraz daha bilgi sahibi olmayı arzu etmiştim.

Duvarlarına kasavet sinmiş tek odalı bir hanede yaşıyordu. Odanın birer duvarının önüne karşılıklı iki çekyat konulmuştu. Birisinin üzerinde bir battaniye vardı. Sanırım hem orada yatıyor hem de yakacak bir şeyi olmadığı için battaniye ile ısınıyordu. Diğer kanepeye de ben oturdum. Kapı girişinin hemen solunda küçük bir bölme tuvalet olarak düzenlenmişti. Herhalde banyo olarak da orayı kullanıyorlardı. Onun yanındaki diğer bölmeye de mutfak malzemeleri konulmuştu. Eşyalar pek eskiydi.

Bayramını kutladım önce… Ardından sohbete başladık. Bel fıtığı ameliyatı olmuş. “Ameliyat başarılı geçmedi, sakat kaldım” dedi. Dili değil acıyla derinleşen yüzünün çizgileri konuşuyordu adeta. Eşi ile birlikte bu tek odalı barınakta yaşıyorlarmış. “Çoluk çocuk yok mu”, diye sordum. “Allah vermedi” dedi. Daha dağıtacağım paketler vardı ama bir türlü kalkıp gidemiyordum.
Bu arada dışarıdan bir anahtarla kapı açıldı. İçeriye saçları dökülmüş sıska bir adam girdi. Beni görünce gülümsedi hafiften… Acı ile yoğrulmuş bir gülümseme… “Bekliyorduk sizi” dedi…

“Bekliyorlarmış demek” diye geçirdim aklımdan… Yaptığımız bu iş bir yıl beklenecek kadar kıymetliymiş oysa. Ve “bekleniyor olmak”, “birileri için umut olmak” ne kadar tatlı ama tatlı olduğu kadar da ağırmış. Kırk yıllık dostlar gibi kucaklaştık. Bir çanağın içinde şeker ve çikolata ikram edildi. Reddedebilir miydim hiç?

Şoförmüş.. Okul servisine çıkıyor, ücretli şoförlük yapıyormuş… “Bizim iş sekiz aylık, yazı boş geçiyoruz” dedi. “Yazın başka işte çalışabilir belki” diye aklımdan geçirirken, malul olan eşi aklıma geldi hemen. Bir erkek için evin bütün işlerini yapmak zorunda kalmak ne kadar zordu kim bilir…

“Allah razı olsun. Her yıl bizi düşünüyorlar” dedi kadının kocası… “ve gönderdikleri etler de lop et” dedi, “içinde bir tane bile kemik olmuyor” Teşekkürlerini iletmemi söyledi bana… “ Başüstüne” deyip, müsaade istedim. Birkaç dakikada nasıl da kaynaşıyormuş insan, Allah’ın rahmeti tecelli edince. Onları kendi hayat serüveniyle baş başa bırakarak ayrılmak zorundaydım oradan. Çünkü başka çaresizlerin, kimsesizlerin, diğer gariplerin hanelerine doğru yola devam etmeliydim.

Girdiğim o kapıdan, girdiğim gibi çıkamadım… Bir miktar şefkat, bir miktar diğerkâmlık ve bir miktar daha insanlık bulaştı elbiseme. Rabbime şükürler olsun ki, girdiğim o kapıdan girdiğim gibi çıkmadım…

12 Eylül 2014 Cuma

SÜBYANCILIK MI, GELENEK Mİ?

"Kadınlarınızdan âdetten kesilenlerin iddetinde tereddüt ederseniz, onların iddet süreleri üç aydır. Henüz âdet görmeyenlerin de süreleri böyledir. Hamile olan kadınların iddetleri, çocuklarını doğurdukları vakit biter. Kim Allah’ı sayıp O’ na karşı gelmekten korunursa, Allah onun işinde bir kolaylık verir." (TALAK SURESİ/4.AYET)

PEYGAMBERİMİZ;
571 yılında doğdu.
596 yılında Hz. Hatice ile evlendi.
İkinci çocuğu Hz. Zeynep 601’de doğdu.
611 yılında ilk vahiy geldi...

Hz. Zeynep, babasına peygamberlik gelince annesi Hz. Hatice ile birlikte İslamiyet'i kabul etmişti, ama kocası Ebü'l-As ise o dönemde iman etmemiş; ancak Müslüman olan hanımı ile beraber yaşamaktan da vazgeçmemişti. Bu şekilde evlilikleri Bedir savaşına kadar devam etmiştir.
Yani Hz. Zeynep vahiy geldiğinde 10 yaşındaydı ve evliydi..

Peygamberimizin kızı Rukiyenin, efendimiz (604 yılı) 33 yaşındayken dünyaya geldiği kaydedilir. Rukiye, Ebu Leheb'in oğlu Utbe ile diğer kızı Ümmü Gülsüm de Ebu Leheb'in diğer oğlu Uteybe ile nikahlandı.

Hemen bütün güvenilir kaynaklar, Hz. Peygamber'in bu iki kızının Ebu Leheb'in oğullarıyla zifafa girmedikleri konusunda müttefiktirler. Demek ki, zifaf için  beklenen ve belirlenen bir ölçüt vardı. Yani o devirde evlenir evlenmez zifaf olunmuyordu.

Ebu Leheb ve hanımı, kendilerinin İslam'a karşı tutumlarını yeren Tebbet Suresi'nin nazil olması ve aynı zamanda Rukiye ve Ümmü Gülsüm'ün İslam'ı kabul etmeleri üzerine, oğullarını Hz. Peygamber'in kızlarından ayrılmaya zorladılar. Neticede her ikisi de ayrıldı.

O devirde erken yaşta evlendirme bugün bize ters olsa da bir gelenekti. Nedenini Kureyş'in sosyal ilişkilerinde aramak lazım!.  Evliliklerle kabileler arasında akrabalık bağları kuruluyordu. Akrabalık bağının ne kadar önemli olduğunu Haşimoğulları'nın ve özellikle Ebu Talib'in inanmamasına rağmen efendimizi nasıl koruduğuna bakarak anlayabiliriz.
Ayrıca o devirde insanların ruhsal ve fiziksel olarak ne kadar hızlı ve yavaş geliştiklerini de bilmiyoruz. 14-15 yaşlarında devlet idaresine talip olan Şehzadeler çok uzağımızda değil!...

Elbette Kur’an-ı Kerim ilk olarak o devrin insanlarına konuşacaktı. Dolayısıyla o ayette bahsedilen şey sübyancılık ya da pedofili gibi bir sapıklık değil, bize göre farklı bir evlenme geleneği hakkında o günün insanlarına yapılan ikazlardır.

Kur'an bazı şeyleri teşvik etmediği gibi, reddetmez de!.. İnsanın aklına kapı açar!.. Kölelik gibi bu konu da onlardan birisidir.

2 Mayıs 2014 Cuma

ÖNCE SEN KENDİ YAKANI DÜĞMELE!..


Neymiş?

Adamın biri Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında soruşturma açılması ve Türkiye'ye iadesi için düğmeye basmış. Havuz medyasının hemen hemen hepsi aynı gün aynı manşeti atmıştı.

19 Haziran 1999'da Fethullah Gülen Hocaefendi hakkındaki ilk tertip kaseti ekrana süren, arkasından kaset furyasına vesile olan kişiydi, Ali Kırca..  Ve nihayetinde Nuh Mete Yüksel'in soruşturma açtığı olaylar zinciri için, Temmuz 2000’de verdiği bir mülakatta ‘düğmeye ben bastım’ diye övünüyordu.

Sonra ne mi oldu?

Bir gün üç katlı evinin üst kattaki oturma odasından çıktıktan sonra salonda bulunan asansörü çağırdı. Asansör göstergesinin üçüncü katı göstermesi üzerine Kırca, kapıyı açıp binmek için adımını atınca aniden boşluğa düştü.

Asansör boşluğuna düştükten sonra avazı çıktığı kadar ‘düğmeye basmayın’ şeklinde bağırdığını gazeteciler Kırca’nın evin bekçisinden öğrendi.

Bence Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında düğmeye basmak isteyenler  bir kez daha düşünseler, kendi sağlık ve sıhhatleri için çok hayırlı olur!

18 Şubat 2014 Salı

SİNEĞİN KANADINA TAKILIP KALANLAR

Allah gerçeği açıklamak için bir sivrisineği, hatta onun ötesinde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. Allah bu misal ile birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir; ancak bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz. (Bakara/26)  


Dünyanın 180 ülkesine gidilmiş ve oralarda Türkiye tanıtılmış.. Tanıyanlar Türkiye'yi bir de kendi gözleriyle görmek istemişler ve akın akın gelmişler. İstanbul'u görmüşler. Sultan-Ahmet camisini gezmişler. Orada ezanı dinlemişler, mest olmuşlar. Anadolu insanının ilgi alakasına, gönül diline hayran olmuşlar.

Ardından "bu güzelliklerin kaynağı nedir?" diye düşünmeye başlamışlar. "Olsa olsa bu onların dinleridir" demişler. İslam'ı araştırmaya başlamışlar. Kimi, hakikate gezisi esnasında uyanmış. Kimisi geri dönerken  "ülkemin toprağına kafir olarak ayak basmayacağım" diye uçakta şehadet getirmiş. Kimisi ülkesine döndükten sonra hakikate uyanmış. Hidayet Allah'ın elinde değil mi?  "Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. O hidayete erecek olanları daha iyi bilir." diye buyurmadı mı Yüce Kitabında?

Ama çok acıdır ki, bu kadar güzel şeyler varken, bir insanın hidayete ermesi üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlı iken, bu işin mimarı, beyin yapıcısı o gözü yaşlı insan bütün bu yapılanlardan hissedar iken...

Ellerinde bir kanıt, bir belge olmadığı halde, etmedikleri iftirayı, yapmadıkları hakareti bırakmamışlar!

Oysa onlar işitmemişler miydi, Kuran-ı Kerim'de Allah'ın çağları aşan şu uyarısını?

"O sırada siz o iftirayı dilden dile birbirinize aktarıyor, işin aslına dair hiç bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bunu basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah'ın nazarında pek büyük bir vebaldi!" NUR/15 


"Peki Allah'ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?" (Nisa/97) ayetini hayatında bir kez bile okumamış insanlar, onun neden hala hüzünlü gurbeti tercih ettiğini bilemez ki?

Yüz bini aşkın Sahabeden, yalnız on bininin kabrinin Mekke ve Medine'de olduğunu bilmiyorsa, Allah'ın adını duyurmak için hicret etmenin ehemmiyetini kavrayamaz ki!

Her şeyi bir tarafa bırakalım!
Edirne Üç Şerefeli Cami'de cami penceresinde geçen yılları görmek istemez..
Kestane pazarında tahta kulübede onlarca yıl edilen hizmetlerde nazar etmez de...
Bir vakıf binasında bulunan bir odacıkta, kirası bile verilerek yaşanan bir inziva hayatına takılır kalır...
Nasıl mı?
Tıpkı bir sineğin kanadına takılıp kalırcasına....

19 Kasım 2013 Salı

OKUL MU, DERSHANE Mİ?

Belki de gerçekler Sayın Bülent Arınç’ın dün  basın toplantısında söylediği gibidir. Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi Milli Savunma Bakanlığının bütçesini ilk kez bu iktidar zamanında geçmiştir. Bilmem kaç bin derslik yapılmış ve bilmem kaç yüz bin öğretmen atanmıştır.

Ama şekilci bir milletin şekilci çocukları olarak neticeye götürenin şekil değil fonksiyonellik olduğunu kavrayacağımız ana kadar, dershanelerin okullardan neden daha fazla tercih edildiğini hiçbir zaman anlayamayacağız. Ben anladıklarımdan bir kısmını anlatayım dedim.

OKUL-1: Çeşit çeşit öğrenciyi bulabileceğiniz gibi, çeşit çeşit öğretmeni de bulabilirsiniz. Üst düzey motive olması gereken üst sınıflar ile kaygı derecesi çok düşük olan alt sınıflar ve ara sınıflar bir aradadır. Bu bağlamda insanlar arası etkileşim çok büyüktür. Farklı anlayışta öğretmen ve öğrencilerin bir arada olması öğrenme sürecini olumsuz yönde etkiler.
DERSHANE-1: Belli bir hedefe kilitlenmiş, belli eksiklikleri tamamlayacağına inanan öğrenciler bir araya gelmiştir. Bu yüzden grup yönelimi çeşitli değildir. Dershane tarafından seçilen öğretmenlerde kurumun vizyonuna göre seçilir. Bu yüzden öğretmenler de belli hedeflere daha etkili yönelebilir. İşbirliği liselere göre daha üst düzeydir.

OKUL-2: Süreç zamana yayıldığı için öğrenci zamanın kıymetini pek bilmez. Zaten okul kadrosu da bu konuda bir motivasyon sağlamaz. Öğretmenler derslere gitme konusunda çokta istekli değildir. Hatta belli sebeplerden dolayı uzun süreli rapor aldıkları olur. Ve bu dersler genellikle boş geçer. Doldurulması için de pek bir adım atılmaz.
DERSHANE-2: Süre sınırlıdır. Dershane kadrosunun motivasyonu daha üst seviyededir. Bu öğrencilere de yansır. Ders kaçırmanın ve eksikliğinin nelere mal olacağı hem öğretmen hem de öğrenci tarafından çok iyi bilinmektedir. Öğretmenler kolay kolay rapor almazlar. Alsalar bile, boşalttıkları dersler başka öğretmenler tarafından mutlaka doldurulur.

OKUL-3: Öğretmen yıllık planına yaydığı konuları vermekle yetinir. Kimin anladığı yâda anlamadı pek de umurunda olmaz. Hatta kimin dinlemediğine de pek takılmaz. Sınav zamanı geldiğinde sınavını yapar. Notunu verir. Not zayıf olmuş yâda olmamış buna pek bakmaz öğretmen... Baktığında da öğrenciye “tembel” der geçer gider.
DERSHANE-3: Onlarda plan yapar. Ama bağlayıcı değildir. Amaç öğrencilerin öğrenmesini sağlamaktır. Bu yüzden konu verildikten sonra testlerle sık sık ölçme ve değerlendirme yapılır. Konunun anlaşılmadığı tespit edilirse, tekrar yapılır. Hatta anlamayan öğrencilerle birebir etütler yapılır. Esas olan not değil, öğrenmenin sağlanmasıdır. Not kaygısının olmaması öğrencileri okula göre daha fazla rahatlatır.

OKUL-4: Veli-okul diyalogu çok sınırlıdır. Dönemde bir yapılan veli toplantılarına da velilerin çoğu katılmaz. Ne öğretmen öğrencinin ailesinden ve yaşam şartlarından, ne de veli okulun şartlarından ve donanımından haberdardır.
DERSHANE-4: Öğretmen veli diyaloğu üst düzeydir. Sık sık veliler bilgilendirilir. Dershaneye çağrılırlar. Hatta bazı dershane öğretmenleri öğrencinin ailesini daha yakında tanımak için ev ziyaretleri bile yaparlar. Karşılıklı iletişim ve tanışma hedefe yol almayı daha da kolaylaştırır.

OKUL-5: Kılık kıyafetten tut, saç ve tokaya kadar her şeye karışılır. Zararlı alışkanlıklarla mücadelede ihtar ve cezalar verilir.
DERSHANE-5: Daha özgür ve daha serbest bir ortam vardır. Zararlı alışkanlıklarla mücadelede bilgilendirme ve rehberlik ön plandadır.

Birer cümleyle;
OKUL: Devletin soğuk ve resmi yüzü yansıdığı için pek sevilmez. 
DERSHANE: Daha insancıl daha samimi ilişkiler hâkim olduğu için çok tercih edilir. 
Ne zaman dershanelerin yukarıda saydığım üstünlükleri okullara taşınırsa, dershane sektörü kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

11 Eylül 2013 Çarşamba

MİLLİ EĞİTİMİMİZ VE BİZ

Arşimet der ki: “Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım.”

Bu cümle bir vecize olmanın yanında, derin manaları içinde barındıran bir anlayışı ifade ediyor. Eğer bir şey üreteceksen, yeni bir şey geliştireceksen ya da mevcudu yenileyeceksen önce sağlam bir hareket noktası tespit etmelisin.

Yıllar önce yurtdışında öğretmenlik yaparken, oradaki il milli eğitim müdürü, bizim hakkımızda hem takdir hem tekdir ifade eden şu cümleyi söylemişti. “Bunlar, kullandıkları yöntemin hangi eğitim-öğretim metodu olduğunu bilmeden o kadar farklı metotlar kullanıyor ki, şaşırmamak mümkün değil!” Orada, o zaman ki bu eksiğimizi, sunduğumuz yüzlerce ekstralarımız büyük oranda perdeliyordu.

Eğitim terminolojisinden habersiz bir eğitim dünyamız var. Çoğu kez tanım olarak yazdığımız metin, bir kavramdan bizim ne anladığımızın ifadesi oluyor. Ama onun bilimsel literatürdeki karşılığını çoğunlukla bilmiyoruz.

Bize özgü terimlerimiz bile var: “Derse girmek”, “soru çözmek” ki doğru olan “ders vermek”, “sorun veya problem çözmek” olmalı değil mi? Kişi kendi terminolojini üretiyor bizde. Herkes kendine göre bir yol ve yöntem belirliyor. Yoksa genlerimize mi işlemiş bu yönümüz? “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” derler ya! “Her yoğurdun bir yiyiş şekli olmalı!” değil midir aslında? Bu yüzden insanlarımız birbirlerini anlayamaz, karşılıklı anlaşamaz hale geliyor. Aynı şeyi anlatmaya çalışırken bile çoğu kez kavga etmemizin sebebi bu olmasın?

Standartsızlığımız başımızın büyük belası... İlkokul birinci sınıf öğrencisinin defterine demokrasinin tarifini yazdırır, bir öğretmenimiz. Diğeri, ev ödevi olarak bir gün için onlarca test verebilir. Okumaya geçiş kitaplarında öyle kelimeler vardır ki, lisedeki öğrenciler bile bilmez anlamını… Uzun mu uzun kelimeler, devrik mi devrik cümlelere rastlayabilirsin bu kitaplarda…

Eğitimcilerimiz yazdıkları yüzlerce hatta binlerce test sorusundan bahsederler ama bu soruları yazarken hangi ölçeği, hangi standardı kullandıkları ile ilgili bir kaygıları yoktur. Piyasada temel ders kitabı yerine kullanılan yüzlerce yardımcı ders kitabı dolaşır ama bunların hangi eğitim-öğretim tekniğine göre hazırlandığı çoğu zaman bilinmez. Cilt cilt test kitapları vardır ama eğitim-öğretim tekniklerinin anlatıldığı, çağa uygun eğitim metotlarının tartışıldığı kitaplar olmaz, olanların da pek fazla müşterisi yoktur.

Problemleri en kısa yoldan çözmeyi öğretiriz çocuklarımıza… Cevap şıklarından giderek doğru seçeneği bulmayı deneyenlere bile rastlarız. Problem çözme stratejisi diye bir kaygımız yoktur. Sosyal hayatta usul konusundaki sıkıntılarımız da bu yüzdendir. Uzun soluklu projelerimiz, kademe kademe yapılandırılmış çalışmalarımız olmaz bizim. Bir yerde bir sorun görürse büyüklerimiz, kısa yoldan problemi halletmeye çalışırlar. Bazen de sorun üreten mekanizmayı ortadan kaldırır, yerine doğruluğuna inandıkları başka bir şey koyarlar. O da olmazsa bir başkasını…

Grup çalışması yaptırmayız öğrencilerimize.. Elbette bir miktar gürültü olur grup çalışmalarında. Bu bizi rahatsız eder. Öğrencilerin sessizce öğretmeni dinlemesini, öğretmenden öğrenmesini benimsemişizdir. Yetişkin olduğumuz da durum farklı değildir. Birileri konuşur biz dinleriz hep… Biz dinlemesek de o birileri konuşur zaten. .. Ayrıca birbirleriyle yarış halinde değil midir, öğrencilerimiz? Sınav kâğıdını tek başına işaretlemeyecek midir? Bu yüzden paylaşmakla ilgili sıkıntılarımız vardır bizim.. Takım çalışmalarındaki başarısızlığımız kim bilir, belki de bu yüzdendir. İş bölümü yaparak çalışamayız. Gemiyi yürüten kaptandır, bizde.. Başarıyı paylaşmaz, başarısızlıktan da pay çıkarmayız.

Her şey sonuç eksenlidir eğitimimizde. Önemli olan sınavdan alınan nottur. Amacımız öğrenciyi iyi bir lise veya üniversiteye yerleştirmek değil midir? Bu yüzden bilgiyi ezberletiriz biz… Dolayısıyla bilgiyi marifete dönüştürme, hayata geçirme kaygısı da ortadan kalkar. Çoğu öğrenci okuldan mezun olduktan sonra farkına varır bu gerçeğin… Oysa bilgi çabuk unutulur. O yüzdendir, bilgiyi hatırlatacak kurumların kapısını aşındırmamız. Ama marifete dönüşmeyen bilgi yüktür. Hakikat aşkını öldürür bu yük.. Öğrencinin yüreğindeki öğrenme heyecanını öldürür. Okumaktan, öğrenmekten belki de bu yüzden uzaktır insanımız…

Ölçme ve değerlendirmenin eğitim-öğretim sürecini yönetmedeki hayati fonksiyonu üzerinde pek konuşmayız. Süreci yönetmek için bir uğraşımız olmaz. Öğrencideki aksaklıklara müdahale etmeme konusunda çok sabırlıyızdır. Sınavı bekleriz. Sonucu bekleriz. Ebeveynlerimiz de ‘eti de kemiği de senin’ diye teslim etmemiş midir çocuklarını okula? Onlar da sonucu bekler. Nasıl olsa çalışmayan, tembel ve haylaz öğrenciler dönem sonunda boyunun ölçüsünü alacaktır.

Üniversitelerimiz eğitim üzerine doluyla tezler yazarlar. Diplomayı alabilmek için bu şarttır çünkü… Bunları yazanlar da eğitim-öğretime katkı yapıp yapmadıklarının farkında değildir. Çünkü o tezler arşivlerdeki yerlerini alırken, eğitim-öğretim için sahada koşturanların o tezlerden pek haberi olmaz.

Yani standart üstü bir standartsızlığımız vardır bizim. Anı kurtarırız, günü kurtarırız belki, ama bu bizim geleceğimizi kurtarmaya yeter mi, orası muamma lakin… Artık çocuklarımızın geleceğini ilgilendiren her meseleyi uzman beyinlere havale edip, acele etmeden, derinlemesine düşünerek eğitim-öğretimizi evrensel standartların üzerine yerleştirmemiz gerekiyor. En beceriksizimizi de sistem içerisinde kalmaya zorlayan standartlara ve o standartların uygulanmasını temin eden yapılara ihtiyacımız var. Bu bir angarya değil, ilahi ahlaktır ayrıca… Unutmayalım ki, eğitim konusunda yapılan bir yanlış, küçük bir ihmal; solan bir tomurcuk, kararan bir hayat demektir. Bugün toplum olarak birbirimize yaşattığımız sıkıntıları, gelecek nesillerin de birbirine yaşatmasını istemiyorsak, bir an önce harekete geçmemiz gerekiyor. Yoksa “Basra harap olduktan sonra” yapacak bir şey kalmayacak.