21 Ağustos 2013 Çarşamba

SÖYLEDİKLERİN DOĞRU AMA....

Bir fizikçi açık hava balonunda deney yapıyormuş. Bir ara yolunu kaybetmiş. “Ne yapayım” diye düşünürken aşağıda yürüyen birini görmüş.

Biraz alçalıp balondan adama seslenmiş:

- Hey, arkadaş ben neredeyim?

Adam cevap vermiş:

- Bir balonun içindesin.

Şaşırmış. 
Soruyu değiştirip tekrar sormuş:

- Arkadaş senin olduğun yer neresi?

Adam:

- Yer, diye cevap vermiş.

Daha fazla dayanamayan fizikçi sormuş:

- Arkadaş sen matematikçi misin?

- Evet, nereden bildiniz? demiş adam.

Fizikçi yanıtlamış;

- Söylediklerin doğru ama hiç bir işe yaramıyor.

--------------------------------------------------------------

Üstat Bediüzzaman hazretleri ne doğru söylemiş: "Her söylediğin hak olsun. Fakat, her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur."

28 Nisan 2013 Pazar

BİZ ESKİDEN, AYRAN İÇERDİK KEPÇEDEN...


Yayladayım. Çıplak güneş altında ot biçiyorum. Havadaki nem o kadar düşük ki yorgunluktan kemiklerin sızlasa bile damla terleyemiyorsun. Vücudundaki su,  güneş derini kavurdukça buharlaşıyor. Bir süre sonra ağzın kuruyor, için yanıyor.

Bir kaç adım aşağıda buz gibi akan pırıl pırıl bir pınar var. Ama işime kendimi o kadar kaptırmışım ki,  oraya gidip su içmeyi zaman kaybı sayıyorum. Bu arada annem tepsi üzerine konulmuş bir sürahi ve bardakla geliyor. Sürahinin kapağını azıcık açıp, göz ucuyla içine bakıyorum. Hani tencereye konulan ayran sıcaktan dolayı ekşir ve sonunda köpürür ya... Bardağı o  ayranla doldurmaya başlıyorum. Köpüğün altında sinsi sinsi yükseliyor ayran... Bardağın ağzında köpük bombe yapıyor. Henüz bardak dudağıma dokunmadan, köpük dudağımı şöyle bir yakıyor. Birazdan ağzımda, ardından boğazımda oradan da midemde hissedeceğim serinliğin tadını şimdiden duyuyorum..

Ayranı içtikten sonra güneşin harareti ile içerinin sabbareti bir birine zıt etkilerle başımı döndürüyor. Dudağımın etrafına köpük bulaşmış olduğunu, kuruyup tenimi rahatsız edince anlıyorum. Başparmağımla işaret parmağımın birleştiği yeri bir sünger gibi kullanıyor bir hamlede köpüğü temizliyorum. Bardağı tepsiye bırakırken Yaradan'a derin bir şükran sunuyorum. Annemin de ellerine sağlık..  İş çok... Vakit yok... Tırpanı  kavrıyor ve işe koyuluyorum...

Bir başka ayran hikayesinde buluşmak üzere...:)

10 Ocak 2013 Perşembe

MENEMEN'İN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Yıl 1909... İstanbul'da asker ayaklandı. (Osmanlının son zamanlarında ayaklanmalar o kadar ayağa düşmüştü ki, her hükümdar değiştiğinde askere dağıtılan cülüş bahşişlerini almak için bile padişah indirmeye kadar varmıştı.)
Yazılı tarihe bakılırsa bunlar şeriat isteyen topluluklardı. (Aynı yazılı tarihe göre Osmanlı devleti bir şeriat devletiydi.)
Hareket ordusu İstanbul'a girdi ve ayaklanmayı bastırdı. Sultan Abdülhamid'in, Müslümanı Müslümana kırdırtmama kararı üzerine İstanbul'a hakim olduklarını belirtip geçeyim.
İçlerinde "Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur" diyen Bediüzzaman Said Nursi'nin de olduğu yüzlerce insan divan-i harpte (askeri mahkeme) yargılandı. Onlarca masum darağaçlarında sallandırıldı. II. Sultan Abdülhamit tahttan indirildi. Yerine gelen İttihat ve Terakki 8-10 yıl gibi bir sürede koskoca devleti yedi bitirdi.

Yıl 1925; Şeyh Said isyan etti. Bakın sonraki iki yılda neler oldu? Yeni İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kapatıldı. Şapka Kanunu çıkarıldı. Tekke ve zaviyeler kapatıldı. İskilipli Atıf Hoca şapka devriminden önce yazdığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı risalesinden dolayı idam edildi.

Yıl 1930 Menemen'de bilmem kimi adamlar, iki bekçiyi öldürdü. (Bugün bir şer şebekesinin karakollarımızı basıp binlerce masum Anadolu çocuğunu şehit ettiğini, onların reisi sayılan birinin hala cezaevinde tutuklu olduğunu hatırlatayım) İki insan öldürüldü, ama ardından olayla ilgisi olmayan onlarca din ve diyanet ehli insan asılarak tasfiye edildiler. Devlet din ve dindarların daha fazla tepesine bindi. Bitmedi. İki yıl sonra ezanın okunuşu değiştirildi.

Kalan uzun yıllar boyunca din ve dindarlar korku ve terörle susturuldular.Kur'an okuma ve okutmanın bile yasaklandığı yıllar yaşandı. Osmanlı alfabesi kaldırıldı ve koca bir ülke bir anda okuma yazma bilmeyen insanlar topluluğu haline geldi. Din ve diyanetsiz yeni devlet projesinin hayata geçirilmesi için zorlama, şiddet, entrika dahil bütün yollar kullanıldı. Bunlar yapılırken geçmiş karalandı, reddedildi, öcü gibi lanse edildi.  Ama o toplum modeli hiç bir zaman insanların gönlüne giremedi.Topluma sunacağı bütün her şeyi baskı ve zorla dayattı. Bakalım maya tutacak mıydı?

Son bir kaç asırda ruhunu büyük ölçüde kaybeden ve şekle bürünen din ve diyanet, mecazi anlamda bazı zalimlerin eliyle tasfiye ediliyordu. Ama ülkenin toprağı bereketliydi. İçten içe yenilenme ve derinleşmeler başlamıştı. İslamı 20. asra seslenecek şekilde yorumlayan eserler verilmeye başlandı. Bediüzzaman Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan, Abdülhakim Arvasi, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, ve ardından gelenler Fethullah Gülen ve daha niceleri... İslamı, bırakın Türkiye'ye, tüm Dünyaya ulaştıran sesler oldular.

Bu ülkenin çoğunluğu kuruluş ideolojisini hiç bir zaman benimsemedi. 1950'den sonra başlayan süreç bunu açık göstergesidir. Araya giren Bülent Ecevit'li bir iki sol parti deneyimi varsa da bunlar kurucu ideolojinin sol anlayışını aşabildikleri nispette topluma ulaşabilmişlerdir. Ama resmi ideoloji pes etmedi. Bu gelişmelerin önünü almak için darbe ve komplolara başvurmaya devam etti.

Az çok hayatı anlamaya başladığım yıllarda; 1980'lerin sonu ve 1990'ların başında... Ardı ardına gazeteci ve yazarlar öldürüldü. Hepsi de seküler hayat tarzını seçmiş insanlardı. Onları kimler öldürmüş olabilirdi?
Tabi ki, dindarlar(!) Her fail-i meçhul cinayetin ardından "Türkiye laiktir laik kalacak" sloganlarıyla irtica(!)ya karşı büyük yürüyüşler tertip edildi. Her yürüyüş CHP çizgisindeki resmi ideolojiyi daha insani, diğerlerini vahşi ve barbar gösterme adına ilginç olaylara sahne oldu. Ama bir sol parti; SHP bu aydın cinayetlerinin olduğu yıllarda koalisyon ortağıydı.

Ne zaman mütedeyyin insanlar ülke yönetiminde ve hayatında biraz sesini çıkaracak olsa birileri din ve dindarları karalayacak ve tasfiye edecek süreci bir şekilde başlatıyordu. Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı ve Fatma Şahin'leri hatırlamayan var mı? Peki şu ellerinde bastonlarla sokak sokak dolaşan Aczmendiler neredeler? Ergenekon soruşturması esnasında öğrendik, tüm bunların kurmaca olduğunu...
Dar dairede  bahsettiğim şahıs ve olaylar, geniş dairede Usame Bin Ladin ve diğerleri, İslamın aydınlık çehresinin karartılması için bulunmaz (belki de kurulmuş) birer fırsattı.

Şu meşhur Danıştay cinayeti yok mu?  Saldırıdan hemen sonra orada görevli bir Danıştay üyesinin açıklamalarını hatırlayın: "Saldırgan "Allah'ın askeriyiz' diye ateş etti”  Ülke hakimiyetini devam ettirdikten sonra yalan yada kurgunun nesi yanlıştı!
İşte orada baltayı taşa vurdular. Enfal suresi 30 ayette yazıldığı gibi "Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır." Ve o tuzak kuranların hepsinin tuzakları başına geçti.

İçine kapalı kurucu sol ideoloji bu ülkeye hiç bir zaman hiç bir şey vaat edemedi. Bu gidişle edemeyecek. Çünkü o her zaman oyun ve entrikalarla hayata tutundu. Zamanı geldi kendi aydınlarını kurban etti. Zaman oldu kendini dövdürttü, mazlum postunu giyindi. Ama ne bir ahlak projesi, ne bir iktisat projesi ne de bir sosyal projesi olabildi.

13 Kasım 2012 Salı

BİR %50 ANALİZİ DAHA...

Bir zamanlar Erol Simavi'nin Turgut Özal'ı;
"Medya Dünya'da 4. güçtür ama Türkiye'de 1. güçtür"
diye tehdit ettiği dilden dile dolanırdı. Ne kadar da doğru söylemiş. Ama medyaya bu gücü veren şey, çok çabuk manipüle edilen bir millet olmamız belki de...
Milliyetçi Fikriyat isimli bir Facebook sayfası aşağıdaki montajlı fotoğrafı yayınlamış.
Bu manşetin ne kadar doğru olduğuna bakmadan "ben bu işin yalanına cübbemi veririm" dercesine 900 kişi paylaşmış... ve 30'a yakın yorum yapılmış...Enteresan olan ise bu 30 kişiden sadece 15 tanesi bunun montaj olduğunu anlamış. Diğerleri balıklama atlamışlar.Zaman gazetesinin 7 Kasım günü birinci sayfası ise şöyle:
  

Bir de bunlar, "Aziz Nesin şöyle dedi" deyip gerine gerine anlatmazlar mı?

14 Mayıs 2012 Pazartesi

BUMERANG ETKİSİ


Futbol federasyonu ve ilgili kurumlar şike soruşturmasında değişik kaygılarla (bu kaygı para, makam, siyasi itibar, ailevi itibar v.s. olabilir ama her birisi bir şekilde güçle ilintilidir) suç ve suçluyu aklama yoluna gittiler.
Eğer sen haklı olan güçlüdür ilkesi yerine güçlü olan haklıdır algısını beslersen, taraftarlar da  güçlü ve dolaylı olarak haklı olduklarını, emek gerektirmeyen ama dikkat çekme etkisi büyük yakıp yıkma eylemleriyle anlatmaya kalkışır.


21 Nisan 2012 Cumartesi

ONURUYLA MINCIKLAMAK

Hikmet Çetinkaya ile ilk olarak 1995’li yıllarda “Yamanlar Kolejinin kütüphanesine okul idaresinin geceleri minare dikip içinde öğrencilere namaz kıldırdığını yazdığı” bir yazısıyla tanıştım. 1997 yılında yurt dışına çıktıktan sonra da başka haber sitelerinden onun yazılarını takip etmeye devam ettim. O yıllarda iflah olmaz bir hizmet düşmanıydı. Öyle ki yurt dışında öğretmenlik yapan Türklerin yeşil pasaporta sahip ABD vatandaşları olduğunu iddia ettiği o yıllarda bile, o öğretmenlerden birisi olarak, yazdıklarına bazen güldüm, bazen kızdım.

Ama yazdıklarının benim açımdan bir anlamı vardı. Çünkü bana, bizim dışımızdaki bir insanın gözünde nasıl göründüğümüz hakkında bir fikir veriyordu. Yazdıklarını inceliyor, “bu algı yanılması şu şekilde ve ya bu şekilde giderilebilir” diye fikirler üretiyordum.

Onun hizmetin hareket alanında tenkit etmediği bir faaliyet kalmadı, sanırım. Sürekli mıncıkladı ve mıncıklıyor. Ve nedense hala yanmadı. Sadece yazdığı bir kaç yazıdan dolayı tazminat ödemek zorunda kaldı, o kadar.

 Sanırım o temiz kalabildi, kimsenin tetikçiliğini yapmadı ve derin projelerin adamı da olmadı.

Ama son zamanlarda ilginç şeyler oluyor. Kirlerinden dolayı yanmakta olanlar ya da yanacağını düşünenler, "dokunan yanıyor" korunma kalkanına sığınarak kendi kir ve paslarını teşhir eden bu cesur kitleyi etkisiz kılmayı hedefliyorlar.
----------------------------------
....Onlar aynı zamanda içinde yaşadıkları topluma karşı tam bir sorumluluk örneğidirler. Bu sorumluluğu gerçekleştirmek için Allah'ın kendilerine bahşettiği her şeyi, hem de gözlerini kırpmadan feda ederler.. hiçbir şeyden korkup çekinmedikleri gibi, O'ndan gayrı hiçbir şeye de gönül kaptırmazlar.. 
M. Fethullah Gülen (Yaşatma İdeali)
-------------------------------------

8 Nisan 2012 Pazar

ELEŞTİR-EL



"Bu ülkede eleştirel düşünce yok" diyordu, bir gazeteci beyefendi ekranda... Bilmiyor muydu acaba, bu ülkenin kahvehanelerinde devlet kurulup, devlet yıkılır; başbakan ve bakanlara, hatta futbol takımı hocalarına taktikler verilir. Çocuk anne ve babasını, anne babalar çocuklarını, eşler birbirini sürekli eleştirir. Sokakta yürüyenler bile yollara döşenen parke taşlar hakkında keser, biçer. Bu ülke, her zaman, her yerde, her konuda eleştireldir. Sadece ama sadece bir şeyi eleştirmekten kaçar: O şey de kendisidir.

Ha, bu arada dilimizde kendini eleştirmek anlamına gelen "özeleştiri" kelimesi de mevcuttur. Ama ancak bu cümlede ifade edildiği gibi kullanılır: 
"İnsan bir özeleştiri yapar, be kardeşim!"

Eh! Eleştiriyi kendi mecrasına sokmaya çalışırken bile başkasını eleştirmeyi bir yöntem olarak kullanırsan, şikayet ettiğin şeyi  ancak yüceltirsin. 

Kızıldereli'ler bile bu işi daha iyi yapmışlar. Ne dediklerine bir bakalım!
" Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun mokasenleriyle yürü!
Bu da benim kullandığım yönteme bir özeleştiri olsun.