
Bir gün Twitter'da takip ettiğim bir ateiste şunu yazmıştım: "Siz ateistlerin Tanrı'nın olmadığını ispatlamak için harcadığınız bu büyük çaba, aslında O'nun varlığının en büyük kanıtı. Çünkü bir insan olmayan bir şeyi reddetmek için neden bu kadar uğraşsın?"
Bu yazışmalarımız, o beni engelleyene kadar sürdü. Eğer biraz daha konuşmaya devam edebilseydik, bu notları çok daha geniş bir şekilde "Bir Ateistle Yazışmalar" başlığıyla yayınlayacaktım.
Dikkat ederseniz, ateistlerin çoğu tartışırken mantıksal olarak Tanrı'nın yokluğunu ispatlamak yerine, başka bir yol seçerler. İnananların kutsal kitaplarındaki metinlere, inançlardaki tuhaflıklara veya doğrudan inanan insanların kusurlarına ve hatalarına atıfta bulunurlar. Üstelik bunu yaparken, gidip de inananlara "Siz bu metinden ne anlıyorsunuz, burada asıl kastedilen nedir?" diye sormazlar. Sorsalar bile aldıkları cevap onların ön kabullerini desteklemiyorsa kendi kabullerinde ısrar ederler. Normalde bir kitabı okuduğunuzda, o metnin derinliğini daha iyi anlamak için yazarıyla ya da o kitabı daha önce okuyanlarla konuşmak istersiniz. Ama onlar bunu yapmaz "Sizin bunu nasıl yaşadığınız veya ne anladığınız beni ilgilendirmiyor; benim anladığım şekli budur" deyip kestirip atıyorlar.
Aslında bu davranışlarının çok pratik bir sebebi var: İnananların ortada yazılı bir kitabı, hayata dair kuralları ve somut iddiaları var. "Var olan" bir metnin etrafında tartışmak, orada açık aramak çok kolay. Ama ateistlerin masaya koyduğu somut hiçbir şey yok. Eleştirebileceğimiz, "Sizin kitabınızda veya sisteminizde de şöyle bir mantıksızlık var" diyebileceğimiz bir metinleri bulunmuyor. İşte bu yüzden bütün tartışma hep inananların inancı ve kitapları etrafında dönmek zorunda kalıyor.
Bana göre tüm bu öfkenin, çabanın ve yıkma isteğinin altındaki asıl sebep, içlerindeki o derin şüphe. İnanan bir insanın da şüphesi olabilir ama bunu çözmesi kolaydır. Çevresindeki o muhteşem düzenin sadece bir parçasına bakıp "Bu düzen kendi kendine olmuş olamaz, bir yapanı var" demesi kalbini rahatlatmaya yeter.
Fakat bir ateistin işi çok zor. Geçenlerde bir videoda döllenme esnasında spermin yumurtaya olan o akıl almaz yolculuğuna denk geldim. O mikroskobik dünyada neler oluyor neler! Spermin kendisinde bir akıl, bir bilinç olmadığına göre ona yol veren, engelleri aştıran, en güçlünün hedefe ulaşmasını sağlayan bambaşka ve kusursuz bir akıl var. Sadece bu kadarcık bir olayı, şuursuz hücrelerin sergilediği bu harika bilinci bile tesadüfle açıklamak imkansızken, koca bir evreni nasıl tesadüfe bağlayacaksınız?
İşte ateistin omuzlarındaki yük budur. Hadi diyelim ki bu devasa nizamın bir parçasını reddetti, onu bir şekilde tesadüfe bağladı; hemen karşısına başka bir tane çıkıyor. Birini inkar etse, kendi kendine olması imkansız olan bambaşka bir düzen beliriyor. Evrendeki bu sayısız imkansızlığın her birinin tesadüfen var olduğunu tek tek ispatlamaya çalışmak, sonra bu sistemlerin birbirini tamamlayan yönlerini rastlantılarla açıklamaya çalışmak gerçekten insanın ömrünü yer.
Bence Yüce Yaratıcı kendini onların vicdanına bir şekilde duyuruyor ve onları şüpheye düşürüyor. Şüphe kadar insanın içini kemiren başka bir şey yoktur bu hayatta. Ve insan o şüpheden kurtulmadan iç huzuru bulamaz. Ateistlerin tüm bu çabalarının merkezinde o şüpheden kurtulup o iç huzura ulaşma çabası yatıyor.
Peki, bu iç huzuru bulmak bir ateist için mümkün mü? Gözümüzü çevirdiğimiz her şey bize bir sanatı ve bir düzeni, o sanat ve düzen bir sanatçıyı ve düzen kuranı haykırıyorsa, bu nasıl mümkün olabilir?
"Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O'dur. Rahman'ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner." (Mülk Suresi, 3 ve 4. ayetler)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder