6 Kasım 2026 Cuma

SEVGİ ÜZERİNE



Sevgi... Hakkında tumturaklı laflar ettiğimiz o popüler kelime; önemi destansı ifadelerle anlatılan ama çoğu kez kelimelerin arasına hapsolup kalan derin bir mefhum.

Oysa sevgi duymak bir sonuçtur aslında... Kaynağını şefkat ve merhametten alan şifalı bir iksir. Hakiki sevgi şartlardan bağımsız sunulur; kişiden de, durumdan da bağımsızdır. Bunun dışındakine sevgi diyemem ben; o olsa olsa ihtirastır, bir sahiplenme ameliyesidir. Ve ne yazık ki sahip olamayınca tekfire dönüşen bir duygu yoğunluğundan ibarettir.

Hakiki manada seven kişi, bu yüzden kimseden nefret edemez. Nefret ediyorsan, sevgine mecaz bulaşmış demektir. Gerçek sevgiyi ruhunda büyüten ve yaşatan insan kimseden nefret etmez; sadece yanlış yapana acır. Onu, yanlış eylemlerin ve olumsuz sıfatların ağına düşmüş, yardıma muhtaç biri olarak görür. Tahkir etmez, küçümsemez, hakaretle incitmez.

O, her şeye sevgi sunar: Bir çiçeğe, bir böceğe, gökte uçan kuşa, kaskatı duran taşa... Çünkü kâinattaki her şey onun dostudur. Taşı parçalasa, tozunda kendi varlığının özünü bulacağını bilir. Çiçeğe baksa, onun güzelliğinde bambaşka ilahi ufuklara yol alır. "Yaratılanı severim Yaratandan ötürü" düsturu, işte bu hakiki sevgide tezahür eder.

Böyle bir insan her varlığa alakayla yaklaşır; dolayısıyla her mevcutla arasında bir yakınlık tesis eder. Bırakın bir ağacı kesmeyi, çimlerin üstüne basmaktan bile imtina eder. Çünkü bilir ki onlar da kendisi gibi "var edilen", Yüce Yaratıcı'nın sanat eserleri olma noktasında eşittir. Kim O'nun sanat eserini ayaklar altına alıp tahkir etmek ister ki? Asr-ı Saadet’te yürürken ayaklarına ses çıkaran şeyler bağlayan ve böylece böcekleri incitmeden kaçırmayı amaçlayan insanlara belki de bu şuur yüzünden rastlanmıştır.

Sevişme, karşılıklı sevgi sunmaktır. Çantasını taşımakta zorlanan bir ihtiyara yardım etmemiz, işte bu köklü sevgimizin bir tezahürüdür. Onun yüzündeki içten bir gülümseme, bir dua veya samimi bir teşekkür, sunduğumuz sevgimizin mukabili olarak bize geri döner. Tüylerini okşadığımız bir kedinin ya da köpeğin neşeyle cilvelenmesi de karşılıklı sevgi sunmanın bir başka biçimidir. Hatta çiçekler bile kendileriyle ilgilenildiğini ve sevildiklerini hissettiklerinde rengârenk açarak bu alaka ve sevgimize karşılık verirler. Dünya, Güneş’in etrafında dolanıp ona olan bağlılığını ve sevgisini ilan ederken, Güneş onun bu sevgisini karşılıksız bırakır mı hiç? Isıtmaz mı onu en latif şualarıyla?

Göz, güzele sevgi sunar; güzel de kendisini gören gözle anlam kazanır. Kulak musikiye müpteladır; musiki de kâinatı dolduran çeşit çeşit seslerle ona karşılık verir. Dil, tat almayı özler; karşılık olarak ağaçlar dolusu lezzetli mi lezzetli meyveler sunulur. Bunlar kâinat çapında karşılıklı sevgi sunma değil de nedir?

Öyleyse, sevme ve sevilmenin insana şifa veren iksirinden mahrum kalmayalım. Sevgi sunmak ilahi bir ahlak olduğunu da hatırımızdan çıkarmayalım.  Aksi olsaydı bunca isyanlarımıza karşı, Rahman ve Rahim olan Allah(c.c) biz bendelerine verdiklerini derhal geri almaz mıydı?


(Aralık, 2014)

7 Temmuz 2026 Salı

DENİZ GÖKTAŞ ASLINDA NE DEDİ?



Son günlerdeki şu meşhur dava ve tutuklanma gelişmelerinden sonra, "Ya bu adam ne demiş?" diye merak edip Deniz Göktaş’ın o videosuna baktım.

28 Nisan 2026 Salı

YOLUM DOĞRUDUR, AMA....


Bazen tek bir cümle, koca bir toplumsal sorunu çözecek gücü içinde barındırır. Bediüzzaman Said Nursi’nin yıllar evvel kurduğu şu cümlenin gereklerini yerine getirmek, bugünün dünyasında bile hala bir lüks olarak karşımızda durmuyor mu?

“Yolum doğrudur veya daha güzeldir.' demeye hakkın var. Fakat 'Tek doğru benim yolumdur.' demeye hakkın yoktur.”

İnsanın kendi doğrusuna inanması, onu sevmesi ve yoluna tutkuyla bağlanması en doğal hakkıdır. Ancak bu bağlılık, ne zaman ki "başkasının yolunu yok sayma" noktasına evrilirse, işte o zaman toplumsal barış zedelenmeye başlar.

Bu asrın en büyük çıkmazı hala; kendi doğrularını birer kale gibi inşa edip, o kaleden dışarıdaki herkese "yanlış" ya da "düşman" hatta "hain" gözüyle bakmak olarak karşımızda duruyor.

Oysa kendi doğrumuza sadık kalarak, başkasının varlığını ve doğrusunu onun meşruiyet alanı olarak görmek, sosyal barışın yegâne anahtarıdır. Bırakalım herkesin bahçesinde kendi hakikatinin çiçekleri açsın.

Kısaca yolumuzun güzelliğine inanmaya devam edelim; ama onları başkalarının doğuştan gelen haklarını gasp eden bir aygıta dönüşmesine asla izin vermeyelim. 

30 Mart 2026 Pazartesi

TAŞLAR VE ALKIŞLAR ARASINDA DEĞİŞMEYEN KADER


Bugün Mevlana'dan övgüyle bahsediyor; ardı ardına dizeler paylaşıyoruz ya!.. Hatta o Mevlana Batı'da "Rumi" olarak biliniyor, pek çok kitabı tercüme ediliyor, elden ele dolaşıyor ya!..

Fakat, o Mevlana'ya devrinde Anadolu'nun muktedirleri neyi layık gördü biliyor musunuz? Moğol Ajanlığını...

Yüzyılın kan gölüne dönmüş Anadolu'sunda, kılıçların gölgesinde bir şehri, bir halkı küle dönmekten kurtarmak için seçtiği o çileli uzlaşma yolunun karşılığı, kendi çağdaşları tarafından işbirlikçilikle, hainlikle suçlanmak oldu.

Biz bugün o çileli yolculuktan sadece aşkı, sadece hoşgörüyü süzüp okuyoruz. Okuması kolay, süslü kelimeler paylaşması hoş... Ama o günün cehenneminde, inandığı o yolda yürürken atılan taşların acısını, edilen iftiraların ağırlığını kimse konuşmuyor.

Aslında değişen hiçbir şey yok... Genel temayüllere karşı duranların, farklı bir ufka bakanların kaderi asırlardır hep aynı. Kendi çağlarında anlaşılamaz, dışlanır, taşa tutulur ve hain ilan edilirler... Asırlar sonra ise isimlerine anıtlar dikilir, kitapları başucu eseri yapılır.

Yolcu değişiyor, devir değişiyor ama yolun kaderi hiç değişmiyor.

24 Mart 2026 Salı

İKİ SEÇİM ARASINDA VEDA EDEN MİLYONLAR

 

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre; 2018 seçimlerinden sonra kimisi büyük bir coşku, kimisi derin bir hüzün yaşayan 2,5 milyon insan, 2023 seçimlerini göremedi. Onlar artık kabirlerinde; hayatlarının iyi ya da kötü mahsulüyle, tercihlerinin ve amellerinin neticesiyle baş başalar.

Önümüzdeki beş yıl sonraki seçimleri de yaklaşık 2,5 milyon kişi daha göremeyecek. Kimlerin bu listenin içinde olacağını ancak Yaratan bilir. Vakit geldiğinde emir uygulanır ve sorgu başlar. Üstelik o büyük hesap gününde, ne kendimizi saklayabileceğimiz bir maske ne de önümüzde hazır metinlerin aktığı bir "prompter" olacak. Sadece çıplak hakikat ve biz...

O yüzden esas olan, tüm şartlarda erdemli davranmak, ilkeli davranmak, Kuran-ı Kerim'in tabiriyle haktan yana olup var gücüyle ve bütün işlerinde adaleti gerçekleştiren ve adalet numunesi şahitler olmaktır. (Maide Suresi, 8.ayet)

Bir de unutmamalı ki sayıca fazlalık yanlışları doğru yapmayacağı gibi; sayıca az olmak da doğruları yanlış yapmaz.
Hatta kainatta en fazla bulunan şeyler en değersiz madenler iken, en az bulunanlar ise en değerli olanlardır.

Öyleyse:
"Sakın uyma: Servet ve hanedan sahibi diye, o bol bol yemin eden, değersiz adama!
O gammaz, söz gezdiren, hayrın önünü kesene, o saldırgana, günaha dadanmışa!
Şerefsiz, kaba, hem de soysuz olana!
Kendisine ayetlerimiz okunduğunda “Bu eski insanların masalları!” diyene!
Yakında onun burnunu dağlayıp damga basarız" (KALEM SURESİ)

(Mayıs, 2023)


18 Mart 2026 Çarşamba

ZİHİNLERİN GÖRÜNMEZ PRANGASI : MANİPÜLASYON



Son on yıl bana şunu öğretti: Manipüle edilemeyecek yani yönlendirilemeyecek kişi, manipüle edilemeyecek kitle hemen hemen yok gibiymiş.
Kimini milli duygularla..
Kimini dini duygularla..
Kimini cesaretiyle...
Kimini korkutarak...
Kimini gurur ve kibriyle manipüle edebilirmişsin.

Oysa akl-ı selim ne büyük bir nimetmiş.

"O kimseler ki sözü dikkatle dinlerler, sonra onun en güzeline tâbi olurlar. İşte onlar o kimselerdir ki, onları Allah hidayete erdirmiştir. Ve işte selim akıllara sahip olanlar da ancak onlardır." (Zümer Suresi, 18. ayet)"

"Ey iman edenler! Size bir fasık (güvenilmez kişi) bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberi iyice araştırın." (Hucurât Suresi, 6. Ayet)

10 Mart 2026 Salı

BİR ATEİST İLE YAZIŞMALAR


Bir gün Twitter'da takip ettiğim bir ateiste şunu yazmıştım: "Siz ateistlerin Tanrı'nın olmadığını ispatlamak için harcadığınız bu büyük çaba, aslında O'nun varlığının en büyük kanıtı. Çünkü bir insan olmayan bir şeyi reddetmek için neden bu kadar uğraşsın?"

Bu yazışmalarımız, o beni engelleyene kadar sürdü. Eğer biraz daha konuşmaya devam edebilseydik, bu notları çok daha geniş bir şekilde "Bir Ateistle Yazışmalar" başlığıyla yayınlayacaktım.

Dikkat ederseniz, ateistlerin çoğu tartışırken mantıksal olarak Tanrı'nın yokluğunu ispatlamak yerine, başka bir yol seçerler. İnananların kutsal kitaplarındaki metinlere, inançlardaki tuhaflıklara veya doğrudan inanan insanların kusurlarına ve hatalarına atıfta bulunurlar. Üstelik bunu yaparken, gidip de inananlara "Siz bu metinden ne anlıyorsunuz, burada asıl kastedilen nedir?" diye sormazlar. Sorsalar bile aldıkları cevap onların ön kabullerini desteklemiyorsa kendi kabullerinde ısrar ederler. Normalde bir kitabı okuduğunuzda, o metnin derinliğini daha iyi anlamak için yazarıyla ya da o kitabı daha önce okuyanlarla konuşmak istersiniz. Ama onlar bunu yapmaz "Sizin bunu nasıl yaşadığınız veya ne anladığınız beni ilgilendirmiyor; benim anladığım şekli budur" deyip kestirip atıyorlar.

Aslında bu davranışlarının çok pratik bir sebebi var: İnananların ortada yazılı bir kitabı, hayata dair kuralları ve somut iddiaları var. "Var olan" bir metnin etrafında tartışmak, orada açık aramak çok kolay. Ama ateistlerin masaya koyduğu somut hiçbir şey yok. Eleştirebileceğimiz, "Sizin kitabınızda veya sisteminizde de şöyle bir mantıksızlık var" diyebileceğimiz bir metinleri bulunmuyor. İşte bu yüzden bütün tartışma hep inananların inancı ve kitapları etrafında dönmek zorunda kalıyor.

Bana göre tüm bu öfkenin, çabanın ve yıkma isteğinin altındaki asıl sebep, içlerindeki o derin şüphe. İnanan bir insanın da şüphesi olabilir ama bunu çözmesi kolaydır. Çevresindeki o muhteşem düzenin sadece bir parçasına bakıp "Bu düzen kendi kendine olmuş olamaz, bir yapanı var" demesi kalbini rahatlatmaya yeter.

Fakat bir ateistin işi çok zor. Geçenlerde bir videoda döllenme esnasında spermin yumurtaya olan o akıl almaz yolculuğuna denk geldim. O mikroskobik dünyada neler oluyor neler! Spermin kendisinde bir akıl, bir bilinç olmadığına göre ona yol veren, engelleri aştıran, en güçlünün hedefe ulaşmasını sağlayan bambaşka ve kusursuz bir akıl var. Sadece bu kadarcık bir olayı, şuursuz hücrelerin sergilediği bu harika bilinci bile tesadüfle açıklamak imkansızken, koca bir evreni nasıl tesadüfe bağlayacaksınız?

İşte ateistin omuzlarındaki yük budur. Hadi diyelim ki bu devasa nizamın bir parçasını reddetti, onu bir şekilde tesadüfe bağladı; hemen karşısına başka bir tane çıkıyor. Birini inkar etse, kendi kendine olması imkansız olan bambaşka bir düzen beliriyor. Evrendeki bu sayısız imkansızlığın her birinin tesadüfen var olduğunu tek tek ispatlamaya çalışmak, sonra bu sistemlerin birbirini tamamlayan yönlerini rastlantılarla açıklamaya çalışmak gerçekten insanın ömrünü yer.

Bence Yüce Yaratıcı kendini onların vicdanına bir şekilde duyuruyor ve onları şüpheye düşürüyor. Şüphe kadar insanın içini kemiren başka bir şey yoktur bu hayatta. Ve insan o şüpheden kurtulmadan iç huzuru bulamaz. Ateistlerin tüm bu çabalarının merkezinde o şüpheden kurtulup o iç huzura ulaşma çabası yatıyor.

Peki, bu iç huzuru bulmak bir ateist için mümkün mü? Gözümüzü çevirdiğimiz her şey bize bir sanatı ve bir düzeni, o sanat ve düzen bir sanatçıyı ve düzen kuranı haykırıyorsa, bu nasıl mümkün olabilir?

"Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O'dur. Rahman'ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner." (Mülk Suresi, 3 ve 4. ayetler)

4 Mart 2026 Çarşamba

KAİNATIN RUHU HAYATTIR

Bu bir menkıbedir. 
Rivayetlere göre, Hz. Azrail (a.s.) ruhları kabzetmekle görevlendirildiğinde Cenab-ı Hakka şöyle münacatta bulunur:
"Ya Rabbi! Ruhları kabzetme vazifesinde Senin kulların benden şikayet edecekler, benden küsecekler."

Cenab-ı Hak (c.c) şöyle mukabelede bulunur: 
"Seninle kullarımın arasına hastalıkları, musibetleri ve çeşitli ölüm sebeplerini birer 'perde' olarak koyacağım. Ta ki şikayetleri o sebeplere gitsin, senden küsmesinler."

O yüzden "ne kadar güzel öldürdük" diye övünen manyaklardan uzak durun.

-----------------

"Hayat; şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi, en büyük neticesi ve en parlak nurudur." (Bediüzzaman, 30. Lem'a)

2 Mart 2026 Pazartesi

SİYASİ BÜYÜCÜLER


İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde, herkesin kulağı radyodan gelecek haberlerdeyken Bediüzzaman Said Nursi çok farklı bir tavır sergilemişti. O, radyoyu açmayı reddederek aslında modern dünyanın en yok edici illüzyonuna karşı bir kale inşa ediyordu.

Bediüzzaman, Felâk Suresi’ndeki "Düğümlere üfleyenlerin şerrinden..." ayetini tefsir ederken ilginç bir benzetme yapar. Ona göre modern diplomatlar birer "siyasi büyücüdür." Tıpkı eski büyücülerin insanları birbirine düşürmek için iplere düğüm atması gibi,  bu diplomatlar da gizli masalarda devletler arasına nifak düğümleri atar; radyo ve propaganda yoluyla bu düğümlere "üfleyerek" halkları birbirine düşman ederler. 

Bediüzzaman'a göre, bir zalim liderin hırsı yüzünden koca şehirler bombalanırken bir tarafı tutmak, o bombalarla can veren binlerce masumun günahına manen ortak olmaktır. O, "Zulme rıza zulümdür" diyerek zihinlerin bu kirli tarafgirlikten korunmasını tavsiye eder.


Bediüzzaman’ın en büyük uyarısı ise neye odaklanmamız üzerinedir: "Sermaye-i ömür az, lüzumlu işler pek çoktur." Her insanın başında, dünya savaşından bin kat daha büyük bir dava vardır; o da kendi ebedi hayatını kazanmaktır, der. İnsan, dışarıdaki gürültülü boğuşmaları takip ederken kendi iç dünyasındaki kaleleri kaybedebilir. Bediüzzaman, radyoyu kapatarak aslında bize asıl meselemize geri dönmeyi hatırlatmıştır.

Bediüzzaman’ın radyosuz dünyası, siyasi büyücülerin üflediği karanlık havadan kurtulup hakikatin berrak ışığına sığınmaktır. Bugünün bilgi kirliliği ve bitmek bilmeyen siyasi kutuplaşmaları içinde bu duruş, kendi iç barışımızı korumak adına hala en güvenli limandır.


7 Şubat 2026 Cumartesi

HAİN!...

 


Devirler değişir, yüzler eskir ama bu toprakların o altın kuralı hiç değişmez: Gözden çıkarılanın alnına okkalı bir 'hain' mührü vurulur.

Sonrası kolaydır; bir hikâye uydurulur, ekranlardan aylarca, ve yıllarca 4/24 anlatılır. Artık kimse o lanetlenen şeyin, yani 'hain'in yanında durmaya cüret edemez. Korku, vicdan ve adaletin önüne geçer. Devlet ne derse 'amenna' diyen kalabalıklar buna inanmakta gecikmez.
Aziz okuyucu,
Bu coğrafyada muktedirler bir kitleyi "hain" olarak tanımlamadan ayakta duramaz. "Hain(!)" kitleler iktidarlarının can suyudur. Bugün böyle, on yıl önce böyleydi, yüz yıl önce de böyleydi.
Ve en acısı, zaman çarkı döndüğünde, düne kadar taşlanan o 'hain'in, bir sabah ansızın omuzlarda taşınan bir 'kahraman'a dönüştüğünü hayretle izlersin.

24 Ağustos 2018 Cuma

CAMBAZA BAK


Cambaza bak taktiğini bilir misiniz?
Eskiden her türlü şenlikte ve eğlencede cambazlar gösteri yaparmış. Bu şenlikler bu cambazı seyreden avanakların ceplerini boşaltmak için yankesicilerin doğal av ortamı olurmuş. Hatta avanak gördükleri ama cebi dolu biri eğer gösteriyi izlemiyorsa, ona yaklaşıp "baba, cambaza bak bee..Ulan nasıl yürüyor herif o ipte?" diye gaz verip, dikkatini oraya çekiyor, ardından cebini bir güzel boşaltıyorlarmış. 

Son bir kaç aydır, havuz medyası ve bağlantılı yerlerde bir cambaza bak taktiği almış başını gidiyor. Aslında uzun yıllardır var bu ama bazen çok daha belirgin hale geliyor.
Neymiş efendim, cemaat mensupları bilmem nerelerde lüks içinde yaşıyorlarmış.Yılların iş adamının mallarına çökmüşsün kaçırdığı bir kaç kuruş ile x-ülkesinde bir pasta&kafe açmış.. Bu senin ülkende "lüks restorana bak" diye haber olmuş.
70 yıllık Holding'e çökmüşsün. Eski sahibi yurt dışındaki bir kısım varlığıyla bir kaç yaşında bir Mercedes'e binmiş. Bu senin ülkende "vay lüks içinde yaşıyorlar" olmuş. Ama aynı ülkede Diyanet işleri başkanına zırhlı Mercedes tahsis edilmiş, bakanlar ve hatta belediye başkanlarına kadar ülke makam aracı Mercedesler'den geçilmez hale gelmiş. Ama vatandaş bunları dert etmiyor.

Aynı haberlerde kimi isimler var ki 6-7 villa; milyon dolarlık varlıklar atfediliyor, teyidi yok, delili yok.. Yalan bunları haber yapanların karakteri olmuş, birisi bir gram dahi şüphelenmiyor.
Ama diğer taraftan ülkede yolsuzluk almış başını gitmiş, rüşvetin dönmediği kamu ihalesi kalmamış. Bir yılda %100 devalüasyon olmuş, insanlar %100 fakirlemiş, ülke iflasın eşiğine gelmiş.. Bunu dert edeceğinine bir dedikodunun peşine takılmışsın.

Bırak ABD'dekileri ABD, Almanya'dakileri Almanya düşünsün.. Merak etme, oradakiler bir cent bile yasa dışı kazanca izin vermiyor. Senin ülken gibi değil oralar. Endişelenme.. Helalinden kazansın insanlar bırak... 

Bir şairimiz yazmış ya: 
"Bir soğan soyulurken yaşarıyor da gözler,
Vatandaş soyulurken aldırmıyor öküzler!
Hayadan eser yoktur nafile bütün sözler,
Beyhude inat etme hemen salla başını,
Dilini tut, uslu dur, zıkkımlan maaşını."

Al sana Türkiye ve Türk insanının ahlak tomografisi..

25 Eylül 2017 Pazartesi

REFERANDUM DEMİŞKEN...

Gece geç vakitler.... evde ekmek kalmamış.. Kahvaltıdan önce ekmeğe gitmek yerine, hem günlük yürüyüşümü yapayım hem de ertesi günün ekmeğini tedarik edeyim diye evden çıktım.
Fırın 10-15 dakika uzakta.. Saat gece 10-11 civarı..
Bir miktar yürüdükten sonra 'acaba açık mı' diye uzaktan fırına baktım. Kapısı kapalı, ışıkları sönük...
"Eyvah bu kadar yolu boşuna mı geldim" diye kendi kendime yakınırken, pencerenin açık olduğunu fark ettim..  'Belki içeride birileri vardır' diye tekrar fırına doğru yöneldim.

Fırına ulaştığımda içeriye şöyle bir göz attım. Herhangi bir hareketlilik yoktu. Gelen yok, giden yok..
Ekmekler ise 4'erli ve 8'erli sayılar halinde paketlenmiş ve pencerenin önüne istif edilmiş.
'Ne yapmalıyım' diye düşünürken bitişikteki telefoncu imdadıma yetişti. Bana "onlar gittiler, ekmeğini al git" anlamında bir şeyler söyledi.
Şaşırdım. İsteyen istediği kadar ekmeği ücretini ödemeden alabilirdi. Sonra ekmeklerin yanına konulmuş  500'lük ve 1000'lik banknotları fark ettim.  Anlaşılan insanlar ekmeği pencereden alıyor, bedelini ise pencerenin önüne bırakıyorlardı. Ben de aynısını yaptım.. Ekmeğimi aldım ve bedelini bıraktım.

Sonraki günlerde de pek çok kez geç vakitlerde aynı fırının önünden geçtim.. Manzara farklı değildi.. Açık pencerenin önünde paketlenmiş ekmekler ve onların yanına bırakılmış banknotlar....
Dahasını söyleyeyim.
Bu bahsettiğim yerde bakkalınız yada mağazanız varsa bir işiniz çıktığında yada bir ihtiyacınızı gidermek için iş yerinizi terk etmek zorunda kaldığınızda kapıyı kapatmıyorsunuz.. İş yerinin girişine bir sandalye, bir tabure, uzunca bir sopa yada bir bez parçası geriyorsunuz.  Bu 'iş yeri sahibi içeride değil' anlamına geliyor. Kimse de fırsattan istifade içeri girip bir şeyler aşırmak yada kasadan para götürmek derdine düşmüyor.
Burası neresi mi?
Irak'ın kuzeyinde, Irak Kürdistan'ında bir şehir.. Süleymaniye...  

12 Temmuz 2015 Pazar

YEŞİL YOL PROJESİ ÜZERİNE


Son günlerde tartışılan "yeşil yol projesi" bu..

Yani yapılacak yollar bölgede yaşayanların yaylalarına ulaşımını kolaylaştırmayacak..

Sanırım godamanlar yaylalara büyük oteller, eğlence ve kayak merkezleri planlıyorlar.

Tabi bu kadar büyük yatırımın olduğu bölgelere paralı diğer godamanların hızlı bir şekilde ulaşması için böyle bir yol gerekiyor.Yani turistler bölge halkıyla temas etmeden direkt tatil yerlerine geçebilecekler.

Nasıl olsa yaylalar mera alanı.... canlarının istediği sermaye sahiplerine peşkeş çekebilirler.

Bölge halkının menfaatleri düşünülüyorsa, mevcut yollar ıslah edilsin..o yollardan hem turistler hem de bölge halkı faydalansın..

Zaten yeni yaptığımız yollarla tabiatı nasıl harap ettiğimiz ortada..

Büyük sermayenin değil bölge halkının menfaatleri öncelenene kadar..

Tabi güzelliklerinden faydalanırken birinci önceliğimizin onu koruyup kollamak olana kadar..

Bölgenin sosyal, kültürel ve doğal yapısının korunacağına dair güçlü kanaat getirene kadar böyle bir projeye EVET DEMEMELİYİZ.

10 Temmuz 2015 Cuma

DOĞU TÜRKİSTAN PROTESTOLARI ÜZERİNE

Doğu Türkistan ile ilgili elbette kaygılanmamız gerekir ama yürütülen kampanyada ileriye dönük amaçlanan şeyler var. Bunu ilk günlerden beri yazıyorum.

4-5 yıldır PKK/KCK ile yürütülen barış sürecinde bilinçli olarak pasifize edilen milliyetçi duygular tekrar uyandırılmak için ciddi adımlar atılıyor. Doğu Türkistan kampanyası bu yüzden hala devam ettiriliyor. Halbuki her sene olan şeylerden daha çok şey olmadı orada.. Hatta bir hafta önce olan 6,5 şiddetinde deprem ve bu depremden zarar görenler bile konuşulmuyor. Peki bu niçin isteniyor?
http://www.thenewstribe.com/2015/07/03/six-dead-as-earthquake-hits-chinas-rular-part/


Ayrıca Devlet Bahçeli şimdiye kadar sokağa çıkmak isteyen ülkücüleri en kabul edilemez şeylerde bile sükunete çağırırdı.

Ama son olaylardan sonra ilginç bir açıklaması var. "Hepsi çekik gözlü.. birbirlerinden nasıl ayırsınlar?" Yani sokağa çıkmayın demedi, devam edin demek istedi.

http://www.radikal.com.tr/turkiye/devlet_bahceli_koreli_ile_cinliyi_nasil_ayirt_edeceksin-1393115

Burada 2 temel hedef seziyorum.

1) Muhtemelen MHP yeni kurulacak hükumetin bir ayağı olacak. MHP+AKP yada MHP+CHP.. Yani belirleyici olan MHP olacaktır. Bu yüzden MHP'nin atacağı bazı adımlara (buna çözüm süreci dahil) koşulsuz ve güçlü destek verecek kamuoyu gerekiyor. Kanaatimce bu kamuoyu oluşturuluyor.

2) 2018 yılı itibarıyla Çin askeri güç olarak ABD'yi geçecek.. Bu yüzden 2018 öncesi önce ekonomik arkasından askeri kapışma öngörülüyor. Çin+Rusya blokunun karşısında ABD+Avrupa bloğu var.

Bu bağlamda Erdoğan'ın çok öncelerden Çin Rusya blokuna doğru hamleler yaptığı gözden kaçmıyor. Onun hayal ettiği Türkiye, Rusya gibi Çin gibi yönetilen bir ülke...Bunu da büyük oranda başarmıştı. Ta ki 7 haziran seçimlerine kadar. Ama Erdoğan'ın hayallerini hala orası süslüyor. Çünkü kurduğu oligarşinin demokratik bir hukuk devletinden mevcudiyetini devam ettirme şansı yok
.
Dolayısıyla Doğu Türkistan kampanyasının ikinci ayağı Türkiye'yi Çin+Rusya bloğundan uzaklaştırma amacını taşıyor. 

http://t24.com.tr/haber/erdogan-basinda-yer-alan-cin-haberlerinin-buyuk-bir-kismi-yalan-ya-da-istismar,302399

28 Ekim 2014 Salı

AHAN DA VALİDEBAĞ'INDA OLAN BİTENİ YAZIYORUM

Validebağ korusu Acıbadem Mahallesinde, Üsküdar belediyesi sınırları içinden bir yeşil alan.. Son günlerde koruya yapılmak istenen cami ile gündeme geldi.
Medyaya yansıdığı kadarıyla mahallelinin oraya cami yapılsı için bir talebi yok.. Ayrıca cami yapılmak istenen noktaya 200 m'den başlayarak 500 m uzaklığa kadar bir kaç cami var. Ama Üsküdar Belediyesi oraya ısrarla cami yapacağını söylüyor.


Cami yapılması düşünülen alan ise Validebağ korosu içerisinde değil..Mahallelinin araçlarını parkettiği ama koruya sınır bir metruk alan..



Anlaşılan mesele ne koru, ne de Cami.. Peki sorun ne?
Biz hep bir yerleri işaret eden parmağa bakarız. Tartışmanın tarafları da o parmağa bakmamızı ister zaten..
Ama aslolan parmağın nereyi işaret ettiğinin fark edilmesidir.
Bu tür el koyma işlemleri 30 Mattan bu yana tüm ülke sathında yapılıyor. Bahçesinden yol geçirilen cemaat okullarını hatırladınız mı? Evet hatırladınız.. Bunun cemaat-AKP mücadelesinin safhalarından ibaret olduğu düşünüldü ama değildi. AKP kendisine oy vermeyen cemaati hatta cemaatleri cezalandırıyordu. 


Ama iş orada kalmadı.. Peki Zeytinburnu Belediyesi tarafından duvarları yıkılmak istenen Tercüman sitelerini hatırladınız mı? Onlarca yıllık duvarlar neden yıkılmaya çalışıldı? Cevabı 2014 yılında yapılan seçimlerin sonuçları olmasın!..

Bir de Validebağ korusunun içinde bulunduğu Acıbadem mahallesindeki cumhurbaşkanlığı seçim sonucuna bakalım!..


Elbette o metruk alana el koymanın en kazançlı tarafı cami yapılacağını deklare etmek olacaktı... Oldu da.. AKP bir kez daha dini bütün parti oldu. CHP de cami düşmanı yaftasını bir kere daha yedi..

Şimdi soruyorum, rakibinizin yapmak istediğini anlamaz ve ondan daha stratejik düşünemezseniz, onu nasıl yeneceksiniz?

30 Eylül 2014 Salı

HAKİKATEN, KİMSE YOK MU?





“Fakat unutmayın ki ne onların (kurbanlarınızın) etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşacak değildir. Lâkin Ona ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvâdır, Allah saygısıdır.” (HACC SURESİ/37. AYET)

2012-KURBAN BAYRAMINDA KURBAN ETİ DAĞITIRKEN BİZZAT ŞAHİT OLDUĞUM BİR OLAYDIR.

Beş-altı katlı bir binanın önündeyim. Sağ elimde yardım kolisi ve sol elimde iletişim bilgilerinin yazılı olduğu dosya var. 7, 8, 9 ve 10 numaralı binaları buldum ama 7/A’yı bir türlü bulamıyorum. ‘Olsa olsa, 7 numaranın yakınında bir yerdedir’ diye düşünerek, 7 numaralı binadan rastgele bir zile bastım. İkinci kattaki dairenin penceresinden bir genç kız başını uzattı. Anlaşılan onların ziline basmışım. “ Kim o?” diye seslendi genç kız…

Yardım yapacağım kişinin ismini söyleyerek, “affedersiniz, bu şahıs burada mı oturuyor”, diye sordum. Bir miktar düşündü genç kız. Ardından “bu binada öyle birisi yok” dedi. “Emin misiniz” diye sordum. “Ben; kimse yok mu gönüllüsüyüm. Onlara kurban eti teslim edeceğim.” Bu sırada pencereye birisi daha geldi. Onunla kısa bir görüşme yaptıktan sonra, kendinden emin bir şekilde “hayır, burada böyle birisi yok “dedi. Bu arada ben bakışlarımla sağı solu taramaya devam ediyordum.

Binanın giriş kapısının yanındaki pencerede bir kımıltı hissettim. Bir insan siluetinin pencereye ulaşmaya çalıştığını fark ettim. Bir hayli zaman sonra tül aralandı. Saçına ak düşmüş, 50’li yaşlarda bir kadın pencereyi açtı. İhtiyaç sahibinin ismini bir de ona sordum. “Evet, burada yaşıyor” dedi. “ benim eşim olur.”

Gayr-i ihtiyari başımı yukarıdaki genç kıza çevirdim. Mahcup olmuştu. “Haberim yoktu” dedi bana. Doğrusu sarsılmadım değil… Aynı binada oturduğumuz hem de ihtiyaç sahibi bir insanı bilmez ve tanımaz hale mi gelmiştik?
Kapının açılması için beklemeye başladım. Otomatik de yoktu herhalde. Kapıyı açmaya gelen kadın yürüme güçlüğü çekiyordu. Çok dikkatle bakamadım ama sanırım sol ayağını sürüyerek yürüyordu. Ana giriş kapısına kadar geldi ve kapıyı açtı. Kendimi tanıttım. “Hoş geldiniz. Buyurun içeri gelin“ dedi. Kolileri genellikle kapıdan teslim ediyordum ama açık duran kapıdan içeri baktıktan sonra, onunla biraz dertleşmeyi ve hakkında biraz daha bilgi sahibi olmayı arzu etmiştim.

Duvarlarına kasavet sinmiş tek odalı bir hanede yaşıyordu. Odanın birer duvarının önüne karşılıklı iki çekyat konulmuştu. Birisinin üzerinde bir battaniye vardı. Sanırım hem orada yatıyor hem de yakacak bir şeyi olmadığı için battaniye ile ısınıyordu. Diğer kanepeye de ben oturdum. Kapı girişinin hemen solunda küçük bir bölme tuvalet olarak düzenlenmişti. Herhalde banyo olarak da orayı kullanıyorlardı. Onun yanındaki diğer bölmeye de mutfak malzemeleri konulmuştu. Eşyalar pek eskiydi.

Bayramını kutladım önce… Ardından sohbete başladık. Bel fıtığı ameliyatı olmuş. “Ameliyat başarılı geçmedi, sakat kaldım” dedi. Dili değil acıyla derinleşen yüzünün çizgileri konuşuyordu adeta. Eşi ile birlikte bu tek odalı barınakta yaşıyorlarmış. “Çoluk çocuk yok mu”, diye sordum. “Allah vermedi” dedi. Daha dağıtacağım paketler vardı ama bir türlü kalkıp gidemiyordum.
Bu arada dışarıdan bir anahtarla kapı açıldı. İçeriye saçları dökülmüş sıska bir adam girdi. Beni görünce gülümsedi hafiften… Acı ile yoğrulmuş bir gülümseme… “Bekliyorduk sizi” dedi…

“Bekliyorlarmış demek” diye geçirdim aklımdan… Yaptığımız bu iş bir yıl beklenecek kadar kıymetliymiş oysa. Ve “bekleniyor olmak”, “birileri için umut olmak” ne kadar tatlı ama tatlı olduğu kadar da ağırmış. Kırk yıllık dostlar gibi kucaklaştık. Bir çanağın içinde şeker ve çikolata ikram edildi. Reddedebilir miydim hiç?

Şoförmüş.. Okul servisine çıkıyor, ücretli şoförlük yapıyormuş… “Bizim iş sekiz aylık, yazı boş geçiyoruz” dedi. “Yazın başka işte çalışabilir belki” diye aklımdan geçirirken, malul olan eşi aklıma geldi hemen. Bir erkek için evin bütün işlerini yapmak zorunda kalmak ne kadar zordu kim bilir…

“Allah razı olsun. Her yıl bizi düşünüyorlar” dedi kadının kocası… “ve gönderdikleri etler de lop et” dedi, “içinde bir tane bile kemik olmuyor” Teşekkürlerini iletmemi söyledi bana… “ Başüstüne” deyip, müsaade istedim. Birkaç dakikada nasıl da kaynaşıyormuş insan, Allah’ın rahmeti tecelli edince. Onları kendi hayat serüveniyle baş başa bırakarak ayrılmak zorundaydım oradan. Çünkü başka çaresizlerin, kimsesizlerin, diğer gariplerin hanelerine doğru yola devam etmeliydim.

Girdiğim o kapıdan, girdiğim gibi çıkamadım… Bir miktar şefkat, bir miktar diğerkâmlık ve bir miktar daha insanlık bulaştı elbiseme. Rabbime şükürler olsun ki, girdiğim o kapıdan girdiğim gibi çıkmadım…

12 Eylül 2014 Cuma

SÜBYANCILIK MI, GELENEK Mİ?

"Kadınlarınızdan âdetten kesilenlerin iddetinde tereddüt ederseniz, onların iddet süreleri üç aydır. Henüz âdet görmeyenlerin de süreleri böyledir. Hamile olan kadınların iddetleri, çocuklarını doğurdukları vakit biter. Kim Allah’ı sayıp O’ na karşı gelmekten korunursa, Allah onun işinde bir kolaylık verir." (TALAK SURESİ/4.AYET)

PEYGAMBERİMİZ;
571 yılında doğdu.
596 yılında Hz. Hatice ile evlendi.
İkinci çocuğu Hz. Zeynep 601’de doğdu.
611 yılında ilk vahiy geldi...

Hz. Zeynep, babasına peygamberlik gelince annesi Hz. Hatice ile birlikte İslamiyet'i kabul etmişti, ama kocası Ebü'l-As ise o dönemde iman etmemiş; ancak Müslüman olan hanımı ile beraber yaşamaktan da vazgeçmemişti. Bu şekilde evlilikleri Bedir savaşına kadar devam etmiştir.
Yani Hz. Zeynep vahiy geldiğinde 10 yaşındaydı ve evliydi..

Peygamberimizin kızı Rukiyenin, efendimiz (604 yılı) 33 yaşındayken dünyaya geldiği kaydedilir. Rukiye, Ebu Leheb'in oğlu Utbe ile diğer kızı Ümmü Gülsüm de Ebu Leheb'in diğer oğlu Uteybe ile nikahlandı.

Hemen bütün güvenilir kaynaklar, Hz. Peygamber'in bu iki kızının Ebu Leheb'in oğullarıyla zifafa girmedikleri konusunda müttefiktirler. Demek ki, zifaf için  beklenen ve belirlenen bir ölçüt vardı. Yani o devirde evlenir evlenmez zifaf olunmuyordu.

Ebu Leheb ve hanımı, kendilerinin İslam'a karşı tutumlarını yeren Tebbet Suresi'nin nazil olması ve aynı zamanda Rukiye ve Ümmü Gülsüm'ün İslam'ı kabul etmeleri üzerine, oğullarını Hz. Peygamber'in kızlarından ayrılmaya zorladılar. Neticede her ikisi de ayrıldı.

O devirde erken yaşta evlendirme bugün bize ters olsa da bir gelenekti. Nedenini Kureyş'in sosyal ilişkilerinde aramak lazım!.  Evliliklerle kabileler arasında akrabalık bağları kuruluyordu. Akrabalık bağının ne kadar önemli olduğunu Haşimoğulları'nın ve özellikle Ebu Talib'in inanmamasına rağmen efendimizi nasıl koruduğuna bakarak anlayabiliriz.
Ayrıca o devirde insanların ruhsal ve fiziksel olarak ne kadar hızlı ve yavaş geliştiklerini de bilmiyoruz. 14-15 yaşlarında devlet idaresine talip olan Şehzadeler çok uzağımızda değil!...

Elbette Kur’an-ı Kerim ilk olarak o devrin insanlarına konuşacaktı. Dolayısıyla o ayette bahsedilen şey sübyancılık ya da pedofili gibi bir sapıklık değil, bize göre farklı bir evlenme geleneği hakkında o günün insanlarına yapılan ikazlardır.

Kur'an bazı şeyleri teşvik etmediği gibi, reddetmez de!.. İnsanın aklına kapı açar!.. Kölelik gibi bu konu da onlardan birisidir.

2 Mayıs 2014 Cuma

ÖNCE SEN KENDİ YAKANI DÜĞMELE!..


Neymiş?

Adamın biri Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında soruşturma açılması ve Türkiye'ye iadesi için düğmeye basmış. Havuz medyasının hemen hemen hepsi aynı gün aynı manşeti atmıştı.

19 Haziran 1999'da Fethullah Gülen Hocaefendi hakkındaki ilk tertip kaseti ekrana süren, arkasından kaset furyasına vesile olan kişiydi, Ali Kırca..  Ve nihayetinde Nuh Mete Yüksel'in soruşturma açtığı olaylar zinciri için, Temmuz 2000’de verdiği bir mülakatta ‘düğmeye ben bastım’ diye övünüyordu.

Sonra ne mi oldu?

Bir gün üç katlı evinin üst kattaki oturma odasından çıktıktan sonra salonda bulunan asansörü çağırdı. Asansör göstergesinin üçüncü katı göstermesi üzerine Kırca, kapıyı açıp binmek için adımını atınca aniden boşluğa düştü.

Asansör boşluğuna düştükten sonra avazı çıktığı kadar ‘düğmeye basmayın’ şeklinde bağırdığını gazeteciler Kırca’nın evin bekçisinden öğrendi.

Bence Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında düğmeye basmak isteyenler  bir kez daha düşünseler, kendi sağlık ve sıhhatleri için çok hayırlı olur!

18 Şubat 2014 Salı

SİNEĞİN KANADINA TAKILIP KALANLAR

Allah gerçeği açıklamak için bir sivrisineği, hatta onun ötesinde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. Allah bu misal ile birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir; ancak bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz. (Bakara/26)  


Dünyanın 180 ülkesine gidilmiş ve oralarda Türkiye tanıtılmış.. Tanıyanlar Türkiye'yi bir de kendi gözleriyle görmek istemişler ve akın akın gelmişler. İstanbul'u görmüşler. Sultan-Ahmet camisini gezmişler. Orada ezanı dinlemişler, mest olmuşlar. Anadolu insanının ilgi alakasına, gönül diline hayran olmuşlar.

Ardından "bu güzelliklerin kaynağı nedir?" diye düşünmeye başlamışlar. "Olsa olsa bu onların dinleridir" demişler. İslam'ı araştırmaya başlamışlar. Kimi, hakikate gezisi esnasında uyanmış. Kimisi geri dönerken  "ülkemin toprağına kafir olarak ayak basmayacağım" diye uçakta şehadet getirmiş. Kimisi ülkesine döndükten sonra hakikate uyanmış. Hidayet Allah'ın elinde değil mi?  "Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. O hidayete erecek olanları daha iyi bilir." diye buyurmadı mı Yüce Kitabında?

Ama çok acıdır ki, bu kadar güzel şeyler varken, bir insanın hidayete ermesi üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha hayırlı iken, bu işin mimarı, beyin yapıcısı o gözü yaşlı insan bütün bu yapılanlardan hissedar iken...

Ellerinde bir kanıt, bir belge olmadığı halde, etmedikleri iftirayı, yapmadıkları hakareti bırakmamışlar!

Oysa onlar işitmemişler miydi, Kuran-ı Kerim'de Allah'ın çağları aşan şu uyarısını?

"O sırada siz o iftirayı dilden dile birbirinize aktarıyor, işin aslına dair hiç bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bunu basit, önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah'ın nazarında pek büyük bir vebaldi!" NUR/15 


"Peki Allah'ın dünyası geniş değil miydi? Siz de orada hicret etseydiniz ya?" (Nisa/97) ayetini hayatında bir kez bile okumamış insanlar, onun neden hala hüzünlü gurbeti tercih ettiğini bilemez ki?

Yüz bini aşkın Sahabeden, yalnız on bininin kabrinin Mekke ve Medine'de olduğunu bilmiyorsa, Allah'ın adını duyurmak için hicret etmenin ehemmiyetini kavrayamaz ki!

Her şeyi bir tarafa bırakalım!
Edirne Üç Şerefeli Cami'de cami penceresinde geçen yılları görmek istemez..
Kestane pazarında tahta kulübede onlarca yıl edilen hizmetlerde nazar etmez de...
Bir vakıf binasında bulunan bir odacıkta, kirası bile verilerek yaşanan bir inziva hayatına takılır kalır...
Nasıl mı?
Tıpkı bir sineğin kanadına takılıp kalırcasına....

19 Kasım 2013 Salı

OKUL MU, DERSHANE Mİ?

Belki de gerçekler Sayın Bülent Arınç’ın dün  basın toplantısında söylediği gibidir. Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi Milli Savunma Bakanlığının bütçesini ilk kez bu iktidar zamanında geçmiştir. Bilmem kaç bin derslik yapılmış ve bilmem kaç yüz bin öğretmen atanmıştır.

Ama şekilci bir milletin şekilci çocukları olarak neticeye götürenin şekil değil fonksiyonellik olduğunu kavrayacağımız ana kadar, dershanelerin okullardan neden daha fazla tercih edildiğini hiçbir zaman anlayamayacağız. Ben anladıklarımdan bir kısmını anlatayım dedim.

OKUL-1: Çeşit çeşit öğrenciyi bulabileceğiniz gibi, çeşit çeşit öğretmeni de bulabilirsiniz. Üst düzey motive olması gereken üst sınıflar ile kaygı derecesi çok düşük olan alt sınıflar ve ara sınıflar bir aradadır. Bu bağlamda insanlar arası etkileşim çok büyüktür. Farklı anlayışta öğretmen ve öğrencilerin bir arada olması öğrenme sürecini olumsuz yönde etkiler.
DERSHANE-1: Belli bir hedefe kilitlenmiş, belli eksiklikleri tamamlayacağına inanan öğrenciler bir araya gelmiştir. Bu yüzden grup yönelimi çeşitli değildir. Dershane tarafından seçilen öğretmenlerde kurumun vizyonuna göre seçilir. Bu yüzden öğretmenler de belli hedeflere daha etkili yönelebilir. İşbirliği liselere göre daha üst düzeydir.

OKUL-2: Süreç zamana yayıldığı için öğrenci zamanın kıymetini pek bilmez. Zaten okul kadrosu da bu konuda bir motivasyon sağlamaz. Öğretmenler derslere gitme konusunda çokta istekli değildir. Hatta belli sebeplerden dolayı uzun süreli rapor aldıkları olur. Ve bu dersler genellikle boş geçer. Doldurulması için de pek bir adım atılmaz.
DERSHANE-2: Süre sınırlıdır. Dershane kadrosunun motivasyonu daha üst seviyededir. Bu öğrencilere de yansır. Ders kaçırmanın ve eksikliğinin nelere mal olacağı hem öğretmen hem de öğrenci tarafından çok iyi bilinmektedir. Öğretmenler kolay kolay rapor almazlar. Alsalar bile, boşalttıkları dersler başka öğretmenler tarafından mutlaka doldurulur.

OKUL-3: Öğretmen yıllık planına yaydığı konuları vermekle yetinir. Kimin anladığı yâda anlamadı pek de umurunda olmaz. Hatta kimin dinlemediğine de pek takılmaz. Sınav zamanı geldiğinde sınavını yapar. Notunu verir. Not zayıf olmuş yâda olmamış buna pek bakmaz öğretmen... Baktığında da öğrenciye “tembel” der geçer gider.
DERSHANE-3: Onlarda plan yapar. Ama bağlayıcı değildir. Amaç öğrencilerin öğrenmesini sağlamaktır. Bu yüzden konu verildikten sonra testlerle sık sık ölçme ve değerlendirme yapılır. Konunun anlaşılmadığı tespit edilirse, tekrar yapılır. Hatta anlamayan öğrencilerle birebir etütler yapılır. Esas olan not değil, öğrenmenin sağlanmasıdır. Not kaygısının olmaması öğrencileri okula göre daha fazla rahatlatır.

OKUL-4: Veli-okul diyalogu çok sınırlıdır. Dönemde bir yapılan veli toplantılarına da velilerin çoğu katılmaz. Ne öğretmen öğrencinin ailesinden ve yaşam şartlarından, ne de veli okulun şartlarından ve donanımından haberdardır.
DERSHANE-4: Öğretmen veli diyaloğu üst düzeydir. Sık sık veliler bilgilendirilir. Dershaneye çağrılırlar. Hatta bazı dershane öğretmenleri öğrencinin ailesini daha yakında tanımak için ev ziyaretleri bile yaparlar. Karşılıklı iletişim ve tanışma hedefe yol almayı daha da kolaylaştırır.

OKUL-5: Kılık kıyafetten tut, saç ve tokaya kadar her şeye karışılır. Zararlı alışkanlıklarla mücadelede ihtar ve cezalar verilir.
DERSHANE-5: Daha özgür ve daha serbest bir ortam vardır. Zararlı alışkanlıklarla mücadelede bilgilendirme ve rehberlik ön plandadır.

Birer cümleyle;
OKUL: Devletin soğuk ve resmi yüzü yansıdığı için pek sevilmez. 
DERSHANE: Daha insancıl daha samimi ilişkiler hâkim olduğu için çok tercih edilir. 
Ne zaman dershanelerin yukarıda saydığım üstünlükleri okullara taşınırsa, dershane sektörü kendiliğinden ortadan kalkacaktır.